Ayakkabısını bağlayamaz, gömleklerini ilikleyemez halde olan Pa
Cumartesi -Kategori: saglik
Parkinson hastalığı kronik, ilerleyici, nörodejeneratif bir hastalıktır. 65 yaşın üstündeki popülasyonda prevalansı % 1 dir. İstirahat tremoru, dişli çark rijiditesi ve bradikinezi kardinal semptomlarıdır. Tedavinin esası l-dopa replasmanıdır. L-dopa kullanımı motor flüktüasyonlar, diskineziler ve psikiyatrik problemlerin ortaya çıkması ile kısıtlanır. Tedavinin amacı semptomları ortadan kaldırmak ve bağımsız yaşamı mümkün kılmaktır. PARKİNSON HASTALIĞI
Parkinson hastalığı
Temel bozukluk, koordineli hareketleri düzenleyen beyin bölümlerindendir. Bu bozukluğu yapan sebep tam bilinmiyorsa idyopotik Parkinson hastalığı, sebebin belli olduğu durumlarda ise Parkinsonien sendromlar adı verilir. Bunlar:
- Geçirilmiş beyin enfeksiyonları,
- Bazı ilaçlar,
- Arteroskleroz,
- Ailevi sebepler,
- Travma,
- Zehirlenmeler,
- Tümörler,
- Kandaki kırmızı hücrelerin aşırı yükselmesi
gibi durumlardır.
Hastalığın ana temel belirtileri titreme, sertlik ve hareketlerin yavaşlamasıdır. Titreme ilk ortaya çıkanı olup, genellikle başlangıçta tek eldedir. Zamanla aynı taraf bacağa ve karşı ele geçebilir. Sıklıkla hastalıktan vücudun bir yarısı baskın olarak etkilenir. Titreme dinlenirken olup, uyurken kaybolur; sinirlilik ve yorgunluk titremeyi arttırır. Sertlik veya katılık boyun kaslarından başlar ve başın gövdeden önde tutulmasına sebep olur. Bel kemiği de etkilenip bel hafif öne eğilir, diz kalça ve kol eklemleri bükük hal alır. Hasta, küçük hızlı adımlarla sendeleyerek yürür, hantallaşır, saatlerce oturur. Yazıya büyük başlar, harfler gittikçe küçülür ve yazının okunması güçleşir. Monoton bir konuşması vardır. Kasların tonusu arttığı için (sertleştikleri için) bükülü kolun açılmaya çalışılması sırasında dişli çark hareket ettiriliyormuş hissi alınır. Yüz adale faaliyetleri (mimik ve jestler) silinir, donuk, anlamsız çehre (maske yüzü) vardır. Hareketlere başlamakta güçlük çeker, cildi yağlanır ve %40 hastada bunama görülür. Kelimelerin son hecesini tekrar eder. Gözünü kırpmaması söylenip, burun köküne vurulunca kırpma hareketini kontrol edemez. Gözlerin yukarıya doğru dakikalar hatta saatlerce kayması da, hastayı çok rahatsız eden bir durumdur.
Tedavi üç grupta planlanabilir:
- Birincisi, hastayı, faydalı aktiviteler ve zihni faaliyetlerle içe kapanık ve cemiyetten ayrı olmaktan korumaktır.
- İkincisi, cerrahi tedavi olup, hastanın ızdırabını azaltmak için kullanılmıştır ve hasta bölgenin, elektrik veya alkolle tahribinden ibarettir. Cerrahi tedavyle titreme genellikle düzelir, ancak katılık ve hareketlerde gözle görülür bir iyileşme olmaz.
- Üçüncü ve bugün Parkinson hastalığı'nın esas tedavisi olarak ele alınan tedavi ilaçla tedavidir. Beyinde sinir hücrelerinin uyarılabilme özelliğini arttıran asetilkolinle bunun aksini yapan dopamin arasında belli bir denge vardır. Parkinsonda bu denge asetilkolin lehine bozulmuş olup, tedavide dopamin açığının yerine konması gerekmektedir. Sentetik dopamin kan ile beyin arasındaki bariyeri aşamamaktadır. Bu problem kan-beyin engelini aştıktan sonra dopamine dönüşen, L-Dopa'nın bulunması ile çözümlenmiştir. Tedavide L-Dopa belirtilerin kaybolduğu doza kadar tedricen arttırılarak verilir. Bundan başka bir virüs ilacı olan amantadin, dopamin gibi etki gösteren bromocriptine de L-Dopa'ya yardımcı olarak tedaviye katılabilmektedir. Halen beyin doku nakli çalışmaları da devam etmektedir. Burada esas; beyin nakli olmayıp, yeni ölen ceninden dopamin yapan küçük bir bölüm, hasta beyne nakledilmektedir.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
HAYAT KURTARAN İPUÇLARI
Salı -Kategori: saglik
Londra'daki Kine College Hastanesi Yaslanma Bilimi Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırma, vücudumuzun bize hayatimizi kurtaracak tam 16 ipucu verdiğini ortaya koydu.Sağlıklı yasam konusunda birçok araştırmaya imzasını atan; Londra'daki Kine College Hastanesi Gerontoloji (yaslanma bilimi) Enstitüsü'nde araştırmalarını yürüten Prof. Dr. Robert Bale, "Sadece parmaklarınızın uzunluğu bile sizin sağlığınız hakkında kayda değer bilgi sahibi olmamızı sağlıyor aslında. Siz de vücudunuzla ilgili önemli detaylara; dikkat ederek sağlığınızı koruyabilirsiniz " diyor ve ekliyor: "Vücudunuz; siz fark etmeden sağlığınızla ilgili en önemli ipuçlarını veriyor."
Prof. Bale'ye göre, tırnaktan gözlere, doğum kilosundan avuç içine kadar vücuttaki her şey birer gösterge. O halde bir test yaparak ne kadar sağlıklı olduğumuzu anlamak mümkün. Bale'nin " İste hayatinizi kurtaracak 16 ipucu" dediği test söyle:
1.Tırnaklar
Tırnaklarınıza dikkatle bakin. Eğer hafif mavilik yâda; morluk görürseniz bu bir kalp hastalığıyla karsı karsıya olduğunuz anlamına gelebilir. Tırnaklarınızın aşırı kalın olması ya da üstlerinde tümsekler olması da nefes alma hatta akciğer sorunlarıyla karsı karsıya olduğunuzu gösterebilir.
2. Nefeslerinizi SayınEğer dakikada 15 kez ve daha altında nefes alıp veriyorsanız sağlıklı ciğerlere sahipsiniz demek... Eğer 25 kez nefes alıp veriyorsanız o zaman sağlığınıza dikkat etmelisiniz
3. GözlerAynada gözlerinizden birine bakin. İris'in etrafında beyaz bir daire varsa kolesterol seviyeniz yüksek anlamına geliyor. Bu ayni şekilde yaklaşan kalp sorunlarının da en büyük habercisi.
4. Avuç içinize bakinAvuç içlerinize dikkatle bakin. Eğer kırmızı ve lekelilerse karaciğerinizde sorun var demek.
5. Hafıza kontrolüBir tepsinin üstüne rasgele 10 eşya koyun. Tepsiye sadece 10 saniye bakin. Kaç tanesini hatırlayabildiniz? İyi bir hafızanızın olması Alzheimer'le karsılaşma riskinizin daha az olacağı anlamına geliyor.
6. Kas kontrolüSırt üstü yatın. Bacaklarınız dümdüz olsun. Bir bacağınızı havaya kaldırın. Bir kişinin ayağınıza bastırmasını isteyin. Eğer bacağınız yere düşüyorsa, kaslarınız da bir zayıflık olduğu anlamına geliyor.
7. GörünüşGözünüzün hemen altında elmacık kemiğiniz üzerine bir cetvel yerleştirin. Sonra cetvelin üstüne bir kredi kartı yerleştirin kartı en rahat okuduğunuz uzaklığı ölçün.
Ne kadar yakına gelirse gelsin kartı rahat okuyabiliyorsanız göz sağlığınızın iyi olduğu anlamına geliyor.
8. Tiroit misiniz?Kollarınızı yere paralel olarak tam karsınızda birleye uzanıyormuş gibi uzatın. Ellerinize dikkat edin. Eğer elleriniz bu pozisyonda titriyorsa o zaman tiroit olma riskiniz çok.
9. Düz yürümekYere bir metre uzunluğunda bir çizgi çizin. Üzerinde rahat yürüyebiliyorsanız, vücudunuzun koordinasyonu iyi isliyor demektir.
10. Doğum kilonuzAnnenize kaç kilo doğduğunuzu sorun. 3 kilonun altında doğmuşsanız kalp sorunlarıyla karsı karsıya kalabilirsiniz.
11. Beliniz kalın mı?Vücut sekliniz elmaya benziyorsa, yani yağlarınız belinizin çevresinde toplanıyorsa, kalp sorunu yasama riskiniz daha fazla.
12. Tuvalet sıklığıHer 3 saatte bir tuvalete birden çok gitme ihtiyacı mı hissediyorsunuz? Diyabetin en erken alarmlarından biri sık tuvalete gitmektir.
13. Nabız kontrolüNabzınız ne kadar yavaş atıyorsa o kadar uzun yasayacaksınız demektir. Yani nabzınız 70'in altındaysa sağlıklısınız anlamına geliyor.
14.Dişlerinizi fırçalayınEğer dişleriniz kanıyorsa, kalbiniz tehlikede demektir.
15. Parmak uzunluğuİşaret ve yüzük parmakları ayni uzunlukta olan kişilerin kalp krizi geçirme riski daha fazla.
16. Ayak BilekleriBas parmağınızla ayak bileğinizin arka kısmına bastırın. Eğer bastırdığınız noktada çok fazla çukurluk oluşuyorsa, o zaman kalp, akciğer, böbrek sorunlarıyla karsı karsıya kalabilirsiniz.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Stresin Nedenleri
Pazar -Kategori: saglik
Stresin Nedenleri
Stres Selye'nin (1974) ifadesiyle vücudumuzun herhangi bir "taleb"e karşı verdiği genel bir cevaptır. Bu yaklaşım içinde, oluşabilecek "talepler' strese neden olan olaylar olarak düşünülecek olursa, iki türde olaydan bahsedilebilir. Birinci tipteki olaylar yüksek beyin fonksiyonlarını pas geçip direkt olarak stres reaksiyonunun oluşmasına neden olabilirler. Amfetamin, kafein ve nikotin gibi maddeler herhangi bir algı gerektirmeden otomatik reaksiyon oluştururlar ki, bu tür uyaranlar stresin biyojen nedenleri olarak adlandırılmaktadır (Everly, 1989). Öte yandan psikososyal nedenler gerçekten olmuş veya hiç gerçekleşmemiş olaylardır. Bu tipteki olaylar dolaylı yönden stres reaksiyonuna neden olmaktadırlar. Çünkü olayın kendisi değil nasıl algılandığı reaksiyonun asıl sebebidir. Tanımadığınız bir insanın ölümüne şahit olmak üzücü fakat geçici bir durum olabilirken, aynı ölümün sizin yüzünüzden olduğu düşüncesi, üzüntünün çok daha uzun süreli olmasını sağlayabilir. Verilen iki durumda da aynı vaka söz konusu iken, ikinci durumu muhakeme ediliş tarzı verilen reaksiyonun daha yoğun ve krorıik olmasını getirebilir. Stresle mücadele konusunda işte bu hayat olayları ve bunlara bakış tarzı ön plana çıkmaktadır.
Stres Reaksiyonları
Selye (1974), Genel Adaptasyon Sendromu olarak tanımladığı strese karşı reaksiyon verme sürecini "Alarm" durumu ile başlatmaktadır. Bu aşamada herhangi bir olayın meydana gelmesiyle homeostatik düzen bozulmaktadır. Bu düzensizliğe henüz hazır olunmadığından, bünye kısa bir süre alarm durumuna geçer ve tekrar denge durumuna gelebilmek için işlemler başlatır. İkinci aşama "Direnç" olarak adlandırılmıştır. İşleme giren savunma mekanizmaları meydana gelen olaya karşı koyabilmek için enerji ve güç sağlarlar. Bu destek sayesinde en basit anlamda kendimizi korumamıza yarayan "savaş ya da kaç" reaksiyonu için zemin hazırlanmış olur.
Üretilen herhangi bir davranış sonrası olay hala dengeyi tehdit edici özelliğini gösteriyorsa üretilen davranış tekrarlanır veya değiştirilir. Ancak tüm çabalar sonucu tehdit ortadan kalkmıyorsa bünye üçüncü aşama olan "Tükenme" durumuna geçebilir, zira yeni bir davranış için gerekli enerji rezervleri sonsuz değildir.
Selye bünyenin söz edilen standart reaksiyonundan bahsederken Lazarus (1991 ) reaksiyonun verilip verilmeyeceğini, verilecekse ne çeşit olacağının belirlendiği iki aşamalı bir psikolojik süreci vurgulamaktadır. Birinci aşamada olayla karşılaşan kişi bunun amaçları ile ne kadar ilgili olduğunu değerlendirir. Olayla amaçlar arasında bir ilgi bulunmuyorsa bir reaksiyon verme gereği ortadan kalkar. Ancak olay amaçlarla ilgili ise olumlu mu yoksa olumsuz mu olduğu değerlendirilir. Olumlu bir olayda yani amaca ulaşmayı kolaylaştırdığı algılanan olayda olumlu duygular ortaya çıkar. Olumsuz değerlendirilen durumda ise ikinci aşamadaki değerlendirme sağlığın korunması veya kaybedilmesi açısından önem taşır. Olumsuz olaya karşı direnme veya yok etme gücü olduğunu, bunu yapabilecek potansiyeli olduğu değerlendirmesini yapan bir kişi, meydana gelen olumsuz olay sonunda olumsuz duygular hissetmeyebilir. Birinci bölümde açıklanan araştırmada ambulans personelinin fazla stres hissetmediklerini belirtmesi bu faktöre bağlı olarak açıklanabilir. Karşılaşacağı stresli durumları bilen, bunlarla karşılaşsa bile üstesinden gelebilmek için gerekli eğitimle donanmış ve eğitimini beceriye dönüştürebilmiş bir kimse artık stresli durumla mücadele edebilme cesaretini ve gayretini gösterir.
Kişilik Yapısı ve Stres İlişkisi
Olaylara bakış açısının geçmişte benzer olaylarda yaşanan tecrübeler sonunda kemikleştiği ve kişiliğin bir parçası olduğu düşünülebilir. Belli bir tarzda gelişen bazı kişilik yapılarının çoğu zaman kişiyi stresin olumsuz etkilerine yatkınlaştırabileceği bildirilmektedir. Bunlar arasından mükemmeliyetçi kişilik ve öğrenilmiş karamsarlık tipik örneklerdir. Kendisi hakkında devamlı mükemmel beceri ve sonuçlar bekleyen bir insan (mükemmelliyetçilik), yaşayacağı hayal kırıklıkları nedeniyle olumsuz reaksiyonlar gösterebilir veya meydana gelen olumsuz olaylar kişinin hep kendinden kaynaklanan sebeplere atfedilir ve olayların devamlı bu şekilde süreceğine inancı (öğrenilmiş karamsarlık) depresyon yaratabilir.
Diğer taraftan Kobasa (1979) tanımladığı mücadeleci kişilik yapısındaki stresle başa çıkmada etkili olabilen üç olumlu özellikten bahsetmektedir. Bu özelliklerden ilki olayları bir tehdit olarak değil kendini geliştirebilme fırsatı olarak görebilmektir. İnsanın sahip olduğu değerleri hayat boyu geliştirebilme potansiyeli vardır. Bu potansiyelin varlığına inanan insanlar yeni ve tehditkar durumları kaçma veya hostil davranışlar göstererek atlatmak yerine bu olayları mücadele gücü nispetinde yaşamayı ve bir daha aynı olayla karşılaşıldığında daha tecrübeli olmayı yeğleyebilirler. İkinci özellik meşgul olunan işin bir anlam ifade etmesidir. İşin bir anlam ifade edebilmesi için daha önceden yapılmış olan planlar içinde yer alması gerekir. Dolayısıyla bu özelliğe sahip olan insan planları dahilinde ilerlemekte ve anlamlı bir iş üzerinde çaba sarf eden ve bu onlarda olumlu hisler uyandırır. Üçüncü özellik ise içinde bulunulan şartların kontrol edilebileceğine ait inançtır. Bu özellik birinci bölümde açıklanan araştırmada da desteklendiği gibi stresle mücadelede oldukça önemli rol oynamaktadır. Stres veren durum mücadele edilmedikçe hayatı kısıtlayan bir faktör olabilir. Kısıtlılıklar amaçlara gem vurduğundan olumsuz duygular uyandırır. Halbuki kişinin yaşadığı çevreye etki edebileceğini hissetmesi olumlu bir duygudur.
Stresle Mücadele
Stresle etkin mücadele direkt olarak stres kaynağının tanımının doğru yapılmasına ve doğru reaksiyonun verilmesine bağlıdır. Birinci bölümde kontrol algısının, hissedilen stres seviyesi ile ilişkili olduğundan bahsedilmişti. Bu yüzden psikososyal stres kaynaklarını kontrol edilebilirlikleri açısından da inceleyerek daha etkin mücadele yapabilmek mümkün olabilir
1. Kontrol edilemeyen psikososyal kaynaklar
Bu kategoriye verilebilecek en tipik örnek trafikte yaşanan sıkıntılardır. Kimi insan kendisini tehlikeli bir şekilde sollayan bir aracı araç sahibine bir ders vermek amacı ile takip edip tehlikeli bir şekilde sollar. Bu tür bir ders verme amacı ile trafik kuralları dışında yapılan hatalı sollamalar diğer araç sahibini kızdırmaktan başka bir işe yaramadığı gibi hatalı sollamaların sayısını arttırmaktadır. Ancak ders verme girişiminde olan kişi durumu kendisinin kontrol edebileceği ve değiştirebileceği bir durum olarak gördüğünden yanlış bir tanım yapmakta ve yanlış bir müdahalede bulunmaktadır. Trafik içerisinde sizin hakkınızın yenmemesini, hayatınızın başkaları tarafından tehlikeye atılmamasını sağlayacak durum herkesin kurallara uyması ile mümkündür. Bu olaylarda insanın kontrol edebileceği şeyler kendi uyumu ile kısıtlıdır, başkalarının trafik kurallarına uymadığını görerek aynı uyumsuzluklarla müdahale etmek daha fazla uyum getirmez. O halde bu durumda şöyle bir soru akla gelir: Başkalarının bana yaptığı haksızlıkların neden olduğu öfke kaygı gibi olumsuz duygularla bütün günümün rezil olmasına izin mi vermem gerekir? Buradaki kilit nokta, olaylar müdahalelerle olumlu yönde değiştirilemiyorsa, olumsuz duygularla baş etmenin yolunun öğrenilebileceğidir. Yani başkalarının bize haksızlık etmesi gibi bir stres kaynağını o anda belki engelleyemeyiz ama duygularımıza olan hakimiyetimizle günün rezil olmasını değiştirebiliriz. Bu konu duygularla baş etme olarak aşağıda incelenecektir
2. Kontrol edilebilen psikososyal kaynaklar
Yukarıda bahsedilen trafikte seyreden diğer araçların kurallara uymaması gibi bir stres kaynağına o anda müdahale etmek kontrolümüzün dışındadır, bununla beraber bazı stres kaynaklarına direki olarak müdahale edebilir ve stres kaynağı olmaktan çıkarabiliriz. Bu duruma tipik bir örnek olarak alınan fazla sorumluluklardan dolayı aşırı çalışmak zorunda kalmayı verebiliriz. Bazı insanlar sorumlulukların kendilerine aşırı derecede yüklenmesini istemezler ama bir otorite figürü kendilerine yeniden bir iş verince "hayır' da diyemezler. Strese sebep olan otorite figürleri ile ilişki tarzı sosyal beceri kazanımları ile daha az stres verici hale getirilebilir. Girişkenlik ve sosyal beceri eğitimleri ileride detaylı bir şekilde incelenecektir.
Psikososyal stres kaynakları ile aslında stres vermeyebilecek bir olayın yanlış algılanması sonucunda da karşılaşılmaktadır. Bu durumda kaynağın kendisi değil algılanış tarzı strese neden olmaktadır. Bu tür durumlardaki stresle mücadele için durumu çeşitli yönleriyle muhakeme edebilmenin öğrenilmesi iyi bir yol olabilmekledir.
Olumsuz Duygularla Mücadele
Duygularımız hayatımızın renkleridir. Olumsuz duygularımız uzun süreli ve çok yoğun olmadıkları sürece hayatımıza anlam katarlar. Bununla beraber yaşanan anlık ve çok yoğun olumsuz duygular davranışlarımızı yönlendirdiği zaman, olumsuz duygunun daha uzun sürelerde devam etmesini sağlar. Yoğun yaşanan duygularda genellikle görülen tipik bir özellik vücudun uyarılma seviyesinin artışıdır. Uyarılmışlığın çok yüksek olduğu ve yapılması gereken işin komplike olduğu durumlarda performansın düştüğü bilinmektedir. Yaşanan durumun uyarılmışlık seviyesini arttırması sempatik sinir sisteminin aktivasyonu ile ilgilidir ve bu sistemin temel görevi, durumla başa çıkılabilmek için yeterli gücü sağlamaktır. Uyarılmışlık seviyesi kızgınlık ve öfke gibi duygularda ne kadar yüksekte ise, insan o anda ürettiği gücü boşaltma ihtiyacı hissedebilir. Bu gücü kavga etmek, karşıdakini sindirmek gibi davranışlara dönüştürme muhtemeldir. Bununla beraber bu tür davranışlar da durumdaki olumsuz duyguların yatışmasını getiremezler. Dolayısıyla uyarılma seviyesini çok yukarılara taşıyan olaylarda soğuk kanlılığın korunması ve kendimizi koruyacak kararların bu anda alınarak davranışlarımıza aktarılması oldukça yararlı olabilir. Bu manevra bir nevi semptom tedavisi olarak düşünülebilir. Yani eğer bir hastalık varsa en etkin mücadele hastalığın kaynağının ortadan kaldırılması olabilir. Bununla beraber kaynağa ulaşamadığımız veya etkileyemediğimiz durumlarda, hastalıkla ortaya çıkan semptomları hedef alan bir tedavi uygulamak mantık kazanır. Stresle mücadele de kaynağın üzerinde çalışmıyorsak kaynağın neden olduğu semptomlar (burada aşırı uyarılmışlık) seçilerek müdahale yapılabilir. O halde burada önem kazanan soru uyarılmışlık seviyesine nasıl müdahalede bulunulacağıdır.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Sağlıklı Yaşam
Cuma -Kategori: saglik

Kardiyoloji Uzmanları, kalp hastalıklarının en iyi ilacının içerdiği koruyucu yağ asidi sebebiyle balık olduğunu belirttiler. Her yaşta insanın yaz kış demeden balık tüketmesi gerektiği "Kalp hastalarının sofralarında kışın olduğu gibi yazın da balığı eksik etmemesi ve günde ortalama 350 gram yağlı balık tüketmeleri gerekir. Balıkta herkes için yararlı A, B ve D vitaminlerinden bol miktarda bulunmaktadır. Balıkta doymamış yağ
asitleri fazla. İçerdiği koruyucu yağ asidiyle balık, kalp hastalarının tercih etmesi gereken bir gıda. Bu özelliğiyle tam bir kalp dostu. Japonya'da kalp hastalıklarının az görülmesinin sebebi balık tüketiminin fazla olmasıdır. Balıktan istenen faydanın sağlanabilmesi için pişirilmesine dikkat etmek gerekir. Balığı ızgarada yada fırında pişirmek daha sağlıklı. Yağda kızartıldığı zaman kolesterol ve yağ oranı artıyor. Avantajını kaybediyor. Balık yazın da tüketilmeli ve bu ihmal edilmemelidir" dedi.
Balığın faydalarının saymakla bitmeyeceğini anlatan doktorlar ise "Kılçığında bulunan yüksek orandaki kalsiyum ve fosfor, kemiklerin sağlığı ve dayanıklılığı bakımından önemli. Balığın kılçığında bulunan yüksek orandaki kalsiyum ve fosfor kemiklerin sağlığı ve dayanıklılığı bakımından önemlidir. Bu özelliğiyle kemik erimesi sorununu fazla yaşayan menopoz dönemindeki kadınlar ve yaşlıların balık etini fazla tüketmesi gerekir. Sardalya ve somon gibi konserve balıklar ve yumuşak kılçıklarıyla beraber yenilebilecek küçük balıklar, süt ürünleri yanında beslenmemizde daha fazla kalsiyum almanın en iyi yoludur" diye konuştular.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Hayat kurtaran 7 besin maddesi
Cuma
Kalbi koruyorBADEM: Her gün, bir çay fincanın yarısını dolduracak miktarda, yani 30 gram badem yemeyi ihmal etmeyin. Omega-3 asitli yağları açısından oldukça zengin bir besin olan badem, kandaki kötü kolesterol (LDL) oranını yüzde 4.4 oranında düşürüyor. Badem böylece damar tıkanıklıklarını önleyerek, dolaşım sisteminin düzenli olarak çalışmasını sağlıyor; kalbi koruyor.

İşte Amerika'nın en iyi uzmanlarının hazırladığı besin reçetesi:
Diyabeti önlüyor
KAHVE: Günde iki fincan kahve, özellikle orta yaşlardan sonra görülen Parkinson ve Tip-2 diyabete karşı vücudu koruyor. Kahvede bulunan kafein maddesi, diyabete yakalanma riskini yüzde 35 azaltıyor. Ayrıca ağrı kesici özelliği de bulunuyor. Ancak kahveyi mutlaka kalsiyum deposu olan sütle için. Böylece kafeinin kemikleri zayıflatmasını engellemiş olursunuz.
TARÇIN: Her yemekten sonra içinde bir miktar tarçın bulunan bir tatlı yemeyi unutmayın. Tatlı yemek istemiyorsanız, küçük bir çay kaşığı dolusu tarçını doğrudan suya ekleyerek içebilirsiniz. Tarçın kan şekerini düzenliyor, ayrıca sinir sistemini rahatlatıyor. Öte yandan köri baharatının içinde bulunan Tumerik adlı maddenin eklem iltihabını ve romatizmayı önlediğini unutmayın.
İşte Amerika'nın en iyi uzmanlarının hazırladığı besin reçetesi:
Patatesi haşlayın
PATATES: Antioksidanlar yönünden çok zengin. Amerikan Tarım Dairesi'ne göre en yararlı 100 besinler arasında 17'nci sırada yer alıyor. Akciğer kanseri, diyabet ve kalp krizine karşı koruyor. Ancak patatesi kızartmak yerine, yağsız bir şekilde haşladıktan veya fırında pişirdekten sonra yemeyi tercih edin.
Kaslar için faydalıSEBZE ÇORBASI: Doyurucu ancak kalorisiz bir yiyecek olduğu için özellikle kilo vermek isteyenlerin bir numaralı tercihi. Ayrıca, özellike sebze çorbası sodyum bakımından zengin. Bir kase sebze çorbasında 500 miligram sodyum bulunuyor. Sodyum, sinir sistemi ve kasların düzenli olarak çalışmasını sağlıyor. Ayrıca vücuttaki sıvı miktarının dengesini düzenliyor. Ancak günde 1500 miligramdan fazla sodyum tansiyon ve kalp rahatsızlıkları konusunda tam bir ters etki yaratıyor.
ZEYTİNYAĞI: Zeytinyağı kanser riskini azaltıyor. Günde 25 ml. zeytinyağı alanların idrarlarında, hücrelere zarar veren '8oxodG'adlı maddenin seviyesinin azaldığını ortaya çıkardı. Zeytinyağı kanserin yanısıra iyi kolesterol (HDL) oranın artmasını sağlayarak kalbi koruyor. 1 çorba kaşığı zeytin yağında 120 kalori bulunuyor. Bu nedenle günde 6 çorba kaşığını geçmeyin
Kanseri engelliyor
ÇAY: Siyah veya yeşil olsun, çayın her türü kanser riskinin azaltılmasında etkili bir rol oynuyor. Çay, kadınlarda rahim kanserine yakalanma riskini yüzde 50 azaltıyor. Göğüs kanseri içinse bu oran yüzde 60'a kadar çıkıyor. Çay ayrıca Alzheimer ve kalp krizine karşı vücudu koruyor.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Meyve suyu sağlıklı mı
Cuma
İnsan vücudunun yüzde 50-70'i sudan oluşuyor. Besleyici özelliği olmadığı halde suyun, beslenme düzeninde çok önemli bir yeri bulunuyor. Su bütün hücreler, dokular, organlar ve vücudun bütün fonksiyonel birimleri için gerekiyor.
Dolaşım, boşaltım, sindirim, emilim sistemlerinin düzenli çalışması, vücuttaki asit baz ve ısı dengesinin sağlanmasında önemli bir rol üstleniyor. Vücutta %2 oranında su kaybı ısı dengesinde ve kan yoğunluğunda değişime, %7 oranında su kaybı şuur bulanıklığı, halüsinasyon görmeye, %10-12 oranında su kaybı ise ölüme yol açıyor. 
Meyve suyu içerek su, vitamin ve mineral ihtiyacınızı karşılayın
Diyetisyen Aysen Arıcan, meyve sularının çeşitlerine göre farklı yararlı maddeler içerdiğini ve vücutta farklı bir işlevler üstlendiğini belirtti. Arıcan ayrıca, meyve sularının beslenmemizin önemli bir parçasını oluşturduğuna, özellikle dengeli beslendiğinden emin olmayanların, sürekli dışarıda yemek zorunda kalanların sağlıklı beslenmesi için meyve sularının destek sağladığına dikkat çekti.
Aysen Arıcan şunları söyledi:
“Günlük su ihtiyacımızın ortalama yarısını yediğimiz besinlerden ve su dışındaki içeceklerden karşılıyoruz. Bireysel farklılıklar, yaş, cinsiyet, ağırlık, hava sıcaklığı, yapılan egzersiz türü ve süresi, gebelik gibi pek çok etmen su ihtiyacında belirleyici olsa da, ortalama olarak günde harcanan kalori başına 1 mililitre suya gereksinim duyduğumuzu söyleyebiliriz. Meyve suları, suyun yanı sıra vitamin, mineral gereksinmemizin önemli bir bölümünü karşılıyor, sağlığa olumlu katkıda bulunuyor. ”
Meyve suları içerdiği vitamin ve mineraller sayesinde beslenmenin bir parçasını oluşturuyor, her meyve suyunun farklı içeriği ve yararı bulunuyor. Bu nedenle sağlıklı beslenme için her çeşit meyve suyunun tüketilmesi önem taşıyor.
Üzüm suyu
Bilinen en güçlü antioksidan aktiviteye sahip meyvelerdendir. Suyu, kabuğu ve çekirdeğinden çok çeşitli ürünler elde edilerek tüketime sunulur. A, B ve C vitaminlerinden zengindir. Ayrıca bol miktarda potasyum ve demir içerir. Güçlü bir antioksidan, kalp hastalıklarına ve kansere karşı koruyucu olan resveratrol, bioflavonoidler ve polifenollerin zengin kaynağıdır. İçeriğindeki proantosiyanidinler ve biyoflavanoidler kanı sulandırıcı etkisiyle kanın pıhtılaşmasını engeller. Varis, tromboz, emboli ve diğer damar hastalıklarını önler, damar sağlığının korunmasında yararlıdır. Damarları genişleterek yüksek tansiyon riskini azaltır. Antioksidan özelliği sayesinde vücutta oluşan serbest radikallerle savaşarak, hücrelerdeki yıpranmışlığı azaltır ve bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlarlar.
Elma Suyu:
İçerdiği C vitamini, diyet lifleri ve flavanoidler sayesinde başta sindirim olmak üzere, dolaşım sistemi ve kalp sağlığı açısından önemlidir. İshal tedavisinde akla gelen ilk besinlerdendir. İshal tedavisinde elma suyu verilmesi ile kaybolan sıvı yerine konulur, pektin isimli diyet lifi sayesinde bağırsakların çalışması düzenlenir. Glisemik indeksinin düşük ve kan şekerini dengeleyici özelliğinin olması, diyabetli bireyler için önemli bir özelliktir. Ancak tüketilecek miktar iyi hesaplanmalıdır. Birçok bilimsel araştırma elmanın kalp hastalıkları, obezite, sindirim sistemi kanserlerine karşı koruyucu olma özelliğini ortaya çıkarmıştır.
Şeftali Suyu:
A ve C vitaminin yanında güçlü bir antioksidan olan ve A vitamini aktivitesi gösteren beta karotenden zengindir. Sindirim sistemini olumlu yönde etkileyerek hazmı kolaylaştırır, ishal tedavisinde de oldukça etkilidir. İçerdiği diyet lifleri ve antioksidan maddeler kalp damar sağlığının korunmasında ve kanserden korunmada etkilidir.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Beslenmenize dikkat ediyor musunuz ?
Cuma

Vücuttan fazla miktarda su kaybedilmesi sonucu; bayılma hissi, bulantı, baş dönmesi gibi sağlık problemleri görülebilir. Sıvı ihtiyacını karşılamak için süt, ayran, soda, taze sıkılmış meyve suları, bitki ve meyve çayları tercih edilebilir. Öte yandan en iyi çözücü, saf, doğal ve katkısız olan içecek sudur. Dünya Sağlık Örgütü kadınların günde 10, erkeklerin 14 bardak su içmesi gerektiğini belirtmektedir. Bebek ve çocuklar sıvı kayıplarını ifade edemeyecekleri için, ebeveynlerin bu konuda daha dikkatli olmaları gerekmektedir.
Havaların ısınması ile birlikte ev dışında daha uzun süre kalınmaktadır. Özellikle hipertansiyon, diyabet, kalp - damar hastalığı gibi kronik rahatsızlığı olan bireylerin güneş ışınlarının çok dik geldiği 11:00 - 17:00 saatleri arasında gerekmedikçe dışarı çıkmamaları gerekmektedir. Özellikle bu tür rahatsızlığı olan bireylerin öğün atlamamaları, 3 ana öğünün yanı sıra 3 küçük ara öğün almaları önerilmektedir. Böylelikle bir sonraki öğünde hem yavaş hem de az yemek yenilmesi söz konusu olmaktadır.
Yaz mevsiminde günlerin uzun olması nedeniyle daha çok yemek yenilmekte, özellikle geç saatlere kadar süren akşam yemeği sırasında alkol alınması, yağlı ve ağır yemekler yenmesi vücut dengesini zorlayabilmektedir. Katı yağların kalp krizi riskini artırdığını artık herkes biliyor. Kalp krizi yaz döneminde daha fazla görülmektedir.
Bu nedenle yemeklerde sıvı yağlar tercih edilmelidir. Et, süt, yoğurt, peynir, yumurta ve yağlı tohumların içerisinde de yağ bulunmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta; ekmeğe yağ sürmemek, zeytinyağı bile olsa aşırı miktarda kullanmamaktır. Kızartma ve kavurma işlemlerinden kaçınmalı; haşlama, ızgara, buğulama veya fırında pişirme yöntemleri tercih edilmelidir. Sonuçta 1 gram yağ 9 kkal. enerji vermektedir.
Şeker açısından durumu değerlendirirsek; bazı şekerler besinlerde doğal olarak bulunurlar (meyvelerdeki fruktoz, sütteki laktoz, tahıllardaki nişasta gibi). Bazıları ise sonradan ilave edilirler (çay şekeri ve şeker içeren besinler). Dengeli beslenme çerçevesinde şeker ihtiyacı besinlerden doğal olarak karşılanmaktadır. O halde tatlı tüketiminden kaçınmak, yenildiği taktirde tüketim sıklığına ve miktarına dikkat etmek, lokma ve tulumba gibi ağır tatlılar yerine; sütlü ve meyveli tatlıları tercih etmek daha sağlıklı olacaktır (örnek: Dondurma, puding, sütlaç, komposto, meyve jölesi).
Hızla ve tamamen kana karışan, rafine şeker içeren besinler kan şekerinde ani bir dalgalanmaya neden olur, böylelikle tekrar tatlı yeme isteği doğurarak bir kısır döngüye yol açarlar. Şeker tadından vazgeçemeyen, iştahını baskılayamayan, formuna önem veren bireyler ve aileleri için çok iyi bir alternatif olan yapay tatlandırıcıların şeker yerine kullanılması daha uygun görülmektedir. Tatlıların yapımında güvenle ve rahatlıkla kullanılabilecek olan bu yapay tatlandırıcıların enerji değeri yok veya göz ardı edilecek kadar düşüktür. Kan şekeri üzerinde de olumsuz etki yaratmamaları nedeniyle rafine şeker yerine tercih edilmeleri daha sağlıklı olmaktadır.
Yazın öğünlerin sadece meyve ile geçiştirilmesi oldukça yanlıştır. Meyvenin ana yemek yerine, yemekten sonra yenmesi gerekir. Mesela sadece karpuz ile öğün geçiştirmek yanlıştır, fazla meyve de kilo artışına neden olmaktadır.
Şeker, kolesterol ve kan basıncı üzerine olumlu etkileri, kabızlığı önlemesi ve tok tutma özelliğinden ötürü lifli (posalı) besinlere önem vermek gerekmektedir. Bu bağlamda kış mevsiminin vazgeçilmez yiyeceklerinden kuru baklagillerin yazın da haftada 2 - 3 kere tüketilmesi önerilmektedir. Kepekli tahılların (esmer ekmek, bulgur, kepekli makarna / pirinç / erişte / un) ve sebze - meyvelerin tüketimine ağırlık verilmelidir.
Yaz aylarında artan sebze ve meyve çeşitlerinden yararlanmak gerekir. Sebze ve meyve tüketimi ile kalp - damar hastalıkları, bazı kanser türleri, inme, diyabet, Alzheimer hastalığı, katarakt ve yaşla ilintili fonksiyonel kayıp riskinin azalması arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Bu etkilerin sebze ve meyvelerin içerdiği diyet posası, folat, potasyum ve Beta - karoten, C vitamini, E vitamini gibi antioksidan etkinlik gösteren biyoaktif fitokimyasal bileşenlerden kaynaklandığı vurgulanmaktadır. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü günde en az 5 porsiyon sebze - meyve tüketilmesini önermektedir.
Tüm bu ilkelere ilave olarak mutlaka egzersiz yapılmalıdır. Dünya Sağlık Örgütü en çok tempolu yürümeyi önermektedir. Bunun dışında; jogging, bisiklete binme, yüzme, tenis, dans, aerobik, jimnastik tarzı kalbi çalıştıran sporlar da uygun görülmektedir.
Haftanın 4 - 5 günü 40 - 50 dakika kadar egzersiz yapılması yeterli olacaktır. Amaç; metabolizma hızını düşürmemek, ve en önemlisi sağlıklı yaşama adım atmaktır.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Polenle Gelen Kusursuz Güzellik
Perşembe
Polenle Gelen Kusursuz Güzellik
Son yıllarda polenin cilt ve saçlara, dolayısıyla güzelliğe olan etkisi gündemde. Bu doğal ürün, günümüzde az bilinen yönüyle aynı zamanda bir "gençlik iksiri".
Polenin sağladığı mucizelerin farkında olan pek çok insan günlük yaşamından onu eksik etmiyor. Bileşimindeki vitamin ve mineraller, başka pek çok besinde bulunabilenden çok daha fazla. Organizmayı zinde tutmak ve dengeli beslenmek için vücudun ihtiyacı olan eksik maddeleri tamamlamak ve bunları korumak açısından yaşamsal önem taşıyor. Zaten kimyasal olarak analiz edildiğinde, "polen mucizesi"; yani vitaminler, proteinler, yağ, şeker, mineral, hormon, büyütücü faktör ve pigment vs. ortaya çıkıyor. Beyni ve vücudu yorgun, uyuşuk insanlar için de çok olumlu sonuçlar oluşturuyor. Canlılık ve yaşama sevinci sağlıyor.
Cilt ve polen
Güzellikteki etkisi de yine mucizevi sonuçlar yaratıyor. Lekeli ve bozuk görünümlü bir ten, genellikle vücuda gerekli bir besleyenin eksikliğinden kaynaklanır. Polen, ciltteki bu sorunların üstesinden gelir. Kanın atık maddelerden arındırılması, yani temizlenmesi sonucunda ciltte önemli değişiklikler olur. Polen bu görevi yerine getirir. Sağlıklı ve parlak bir ten isteyenler, bir çay kaşığı poleni her gün yemeli. Bazı güzellik ürünlerinin özünde de polen bulduğunu unutmayalım.
Birçok akademik çalışmada polenin yararlarından bilimsel olarak söz ediliyor. Öğüterek toz haline getireceğiniz bir çay kaşığı polen, güzelleşmenizi sağlar. Polenle yapılan güzellik maskelerini yüze ve boyna uygulayan kadınlar, sonaçlarından memnun olduklarını söylüyorlar. Taze ve canlı pürüzsüz bir yüz için bu mucizeden yararlanmayı ihmal etmeyin. Bu doğal ürünü diğer güzellik maskelerinize de ilave edebilirsiniz (Maskenizin etki gücünü çoğaltır.)
Polenli cilt maskesi
Bir kahve kaşığı poleni bir taze yumurtanın sarısıyla iyice karıştırın. Karışımı parmağınızla yüzünüze sürün.. Yarım saat sonra yıkayın. Parlak ve taze bir cilt kazanacaksınız.
Saçlara polen
Polen, saçların can suyudur. Saça faydası, kullanımdan kısa süre sonra görülür. Saçın kök kısmına olumlu etki yapar. Bileşiminde yer alan niasin ve sistin maddeleri saç kökünü besler, dökülmesini durdurur. Zayıf tellere canlılık verir. Saç hacmini geliştirir. Yani saçların dökülmesini durdurup, kopacak gibi duran saç tellerinin canlanıp gürleşmesine neden olur. Saçların korunması için günde yiyeceğiniz bir çay kaşığı kaliteli polen yeterli. Dökülme fazlaysa, bunu 3 çay kaşığına kadar yükseltebilirsiniz.
Gözaltı sorunları
Bu arada "arı sütü polen balı"nı da unutmayalım. Örneğin; bir kahve kaşığı polen içine bir damla kayısı ve buğday yağı ilave ederseniz, bir doğal "gözaltı kremi" elde etmiş olursunuz. Karışımın içine iki damla ampul halinde satılan E vitamini de ekleyebilirsiniz. Bunu göz altına sürün ve 15 dakika sonra yıkayın. Arı sütü polen balı, gözaltlarının yorgun görünümünü yok eder; gerginleştirip, canlandırır.
Gerçek polen önemli
Her şifalı üründe olduğu gibi, polende de kalite çok önemli. Herbalium Bitki Merkezi’nin sergilediği ürünlerde en çok buna dikkat edildiğini belirtmekte fayda var. Bu önemli, çünkü güzelliğe katkı sağlayan bu doğal ürünün "saf"lığına dikkat edenler, etkisini daha çabuk elde ederler. Birçok hastalığa iyi gelen bu ürün gençliği ve zindeliği de artırıyor. O nedenle polen bazı yörelerde "gençlik iksiri" olarak anılıyor..
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Selülitin Doğal Çaresi Nedir?
Perşembe
Selülitin Doğal Çaresi Nedir?
Denize girmeye ramak kala, selülitleriniz sizi üzüyor. Oysa selülitleri saf, doğal yağlarla yok etmek hiç de zor değil. Doğal ürün uzmanı Volkan Kurt, selülitleri tedavi eden doğal yağlardan söz ediyor. Bundan sonra, bitkisel ürünlerle ilgili sorularınızı da bu köşede yanıtlayacak.
Doğal ürün deyince eskiden sadece bedensel rahatsızlıklar akla gelirdi. Oysa şimdi doğal ve bitkisel ürünler her yerde, her alanda kullanılıyor. Örneğin; estetik ve güzellikte artık doğal ürünler hayli ilgi görüyor. Nasıl görmesin ki?.. Bazen kırışıklardan kurtulmak için sürülen bir krem bile, insanın hayatını kabusa çevirebiliyor. İşte "Be Night Recovery Serum" adlı kremi kullanıp uykuya dalan, Amerikalı manken Catherine King'in başına gelenler: Bu ünlü mankenin yüzü, kırışıklık önleyici kremden sonra tanınmayacak hale gelmişti biliyorsunuz. Dolayısıyla yüz için seçilecek bir krem de, selüliti giderecek bir yağ da çok önem taşıyor. Bu sefer tam da gündemde olan bir konuyla söze girelim ve selülitle ilgili bilgilerimizi paylaşalım sizinle...
Selülit nasıl oluşur?
Genellikte kadınlarda görülen selülitin tedavisi ile ilgili sürekli yeni buluşlar öne sürülüyor. Peki selülit nasıl oluşuyor? Bu konuda birçok fikir var; ama genellikle hormonların faktörü çok büyük. Başka nedenleri de unutmamak lazım: Kimi zaman kalıtımsal olabiliyor. Yanlış beslenme, dolaşım bozuklukları, kronik kabızlık, doğum kontrol hapı tüketimi ve ruhsal sorunlar da selülit nedeni olabiliyor. Selülit, özetle bedende toplanmış yağ hücreleridir; ama yağlar, bedenimizin her yerinde mevcut. Selülit ise bu yağların "dejenere" olmuş hali. Isı ve enerji oluşturan bu yağlar, dengesiz beslenme, dolaşım bozukluğu gibi faktörlerle sorun haline geliyorlar. Buna hareketsiz bir yaşamı da katarsak, selülit sorunu yaşamımıza girmiş oluyor.
Selülit için doğadan yararlanın
Selülitin en çok sevdiği yerler genellikle hareketsiz bölgeler. Kalçada, basenlerde ve baldırlarda ortaya çıkıyor ve kadınların hayatını kabusa çevirebiliyor. Zayıflama çabaları ile de erimiyor çoğunluk. Sadece rejim yapıldığında, veya bu çerçevede bir doğal ürün kullanıldığında vücudun diğer bölgelerindeki yağlar eriyebiliyor ama, selülitli bölgedeki sorun sürüyor.
Cilt altı yağ dokularının, bağ dokuları arasında sıkışması ile ciltte ortaya çıkan bu "portakal kabuğu görünümü" kimi zaman fazla şişman olmayan insanlarda da görülüyor. O nedenle hemen hemen herkesin sorunu olarak sık sık masaya yatırılıyor.
Evde masaj yapmak
Selülitin birçok tedavisi var. Hepsinin kendine göre etkisi olabilir ama, şimdi diğer yöntemlerden söz etmeyip, evde yapılabilen bir uygulamadan söz edeceğim: Hoş kokulu bitkisel yağlarla evde yapacağınız bazı masajlar hakkında bilgi vereceğim. Özellikle selülit sorunları ve bölgesel zayıflama için özel olarak hazırlanan bir masaj yağı var ki, bu büyük ilgi görüyor. Sözünü ettiğimiz Softline adlı özel yağ, bitki özleri ve yağ eritici doğal yağlardan üretilmiş. Herbalium’un ürettiği Bitki Özlü Selülit ve Masaj Yağı, selülitli olmayan, ama bedende incelmesini istediğiniz diğer bölgelerde de kullanılıyor. 13-15 uygulamada çok iyi sonuçlar veren bu yağın en önemli özelliği, tamamen katkısız ve doğal oluşu...
Nasıl kullanıdığına gelince; sorunlu cilde sürüp, belli bir süreyle masaj yapmanız yeterli. Ayrıca teni besleyici ve sıkılaştırıcı özelliği de var. Yüzde yüz saf ve doğal yağların karışımından oluştuğu için, herhangi bir yan etkisi bulunmuyor (Piyasadaki sentetik karışımlı bitkisel kokulu yağlardan olmadığı için, birçok kadın bu ürünün etkisinden memnun.).
Birkaç uygulamadan itibaren, özellikle kalça ve basen bölgesinde fark edilir bir değişim görmek mümkün. Uygulama sonunda, yaptığınız ölçümlerde de santimetre olarak incelme ve selülitlerde azalmaları gözlemleme olanağınız var. Bu masaj yağı, evde kendiniz tarafından uygulayabileceği gibi, profesyonel bir masör tarafından da gerçekleştirilebilir; ya da evdeki bir yakınınıza masaj yaptırabilirsiniz.. Birçok güzellik merkezinde de uygulanan, saf bitki özlerinden oluşan bu yağ karışımı yaklaşık 15 uygulamada bölgesel zayıflama ve selülit sorunlarının giderilmesinde çok iyi neticeler veriyor.
Selülit yağı nasıl etki yapıyor?
Bahsettiğimiz bitki özlerinden oluşan yağ, masaj halinde sorunlu bölgeye uygulandığında, o bölgede kan dolaşımını hızlandırarak yağların parçalanmasını sağlıyor. Yapılan masajın da etkisiyle, lenf kanalları ile vücuttan idrarla birlikte atılmasını sağlıyor. Ayrıca cildi besleyici ve sıkılaştırıcı özelliği ile sarkma sorununu ortadan kaldırıyor, estetik bir görünüm sağlıyor.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Güzelliğin Düşmanı Sivilceden Kurtulun
Perşembe
Güzelliğin Düşmanı Sivilceden Kurtulun
Yüzümüz o kadar değerli ki, ondaki en küçük bir sorun bizi bunalıma sokabiliyor. Hele de sivilceler... Doğal ürün uzmanı Volkan Kurt, birçok genç kadının hayatını kabusa çeviren sivilcelerin bitkisel çözümünü anlatıyor.
Yaz kendini iyice hissettirdi. Bunaltıcı sıcaklar bizi yoruyor. Bu arada, sıcak havalarda terleyen, yağlanan ve daha fazla kirlenen cildimiz yeni sorunlara gebe. Bu kez size ergen, genç bir çok kadının hayatını kabusa çeviren sivilcelerden söz edeceğim ki, bazen 30 ya da 40'lı yaşlarda bile görülebiliyor ve insan mutsuz ediyor. Ergenlik çağında başlasa da bazı insanlarda 25-30'dan sonra da devam edebiliyor. Kimi zaman da regl dönemlerinde ciltte görülebiliyor.
“Küçük bir sivilce işte.” deyip geçebileceğimiz bir sorun değil. Yüz görüntüsüne olumsuz bir etkisi var öncelikle. Ciltteki bu olumsuz etkiler kadınları çok mutsuz ediyor. O renkli kabarcıklar, ya da pütürümsü tepecikler olarak zaten moral bozmaya yetiyor. Onu sıkıp yok etmeye çalışmak ise boşuna. Bir süre sonra, meydana getirdiği lekelerin çirkin görüntüsü ile boğuşmak söz konusu bu kez. Güzelliğin en büyük düşmanlarından biri olan sivilce, öyle makyajla falan da örtülemediği için, birçok insanın problemi olmayı sürdürüyor.
Sivilceli bir cildin görüntüsü moralleri bozuyor
İşin psikolojik boyutu da var: Geçmeyen sivilceler, psikolojik sorunlara yol açabiliyor kimi zaman. Yüzde meydana gelen bu tip sorunlarla başa çıkamayanlar, kendi ile barışık olamıyor maalesef. Hele ki çalışma hayatı ortamındaysanız... İş yaşamı içindeki bir bayanın hep güzel ve bakımlı olmak gibi bir misyonu da var. Artık kimsenin cildinde bir sivilceye, ya da lekeye tahammülü yok. Ama şunu da unutmayalım: Biz cildimize bakarsak, o da bize ışıl ışıl bir görüntü sunar. Ne diyor o ünlü reklam; “En değerli giysiniz, cildiniz.”
Sorunları çözmek için önce ne olduğunu anlamak lazım. İsterseniz önce sivilce nedir ona bakalım. ‘Akne’ adıyla da anılan sivilceler, özellikle ergenlik döneminde kadınları zora sokuyor. Bir de "inflamatuar" denenleri var kii görüntüsü iç açıcı değil. Çevresinde ve üstünde kırmızılık, şişlik ve bazen de üstünde beyaz irin olan bu sivilcelerdan dolayı yüz kıpkırmızı oluyor.
Sivilce bir hastalıktır
Nedenleri ise çok fazla. Kimi zaman "pacnes" adı verilen bir bakterinden yüzünden oluşabiliyor veya yüzdeki gözenekler tıkandığında dışarı atılamayan yağlı sebum maddesi, aşırı miktarlarda çoğalarak akneye yol açabiliyor. Hormonal değişimin yoğun olduğu regl döneminde de bazen görülebiliyor. Adet düzensizliğinde de yüzde sivilceler belirebiliyor. Bazen de özel hayatta yaşanan bir üzüntü sonrası o kırmızılıklara rastlayabiliyoruz.. Bir de cildi yağlı olanlar için daha fazla problem olur.
Bu sorunla yaşayanların derdi çok aslında. Mesala makyajı sevenler için geçmesi daha zor. O problemli deri üstüne, bir de makyaj yapınca gözenekler iyice kapanıyor. Eğer cildi temizlemeden makyajla yatıyorsanız, bu çok riskli. Cildi kesinlikle temiz tutmak lazım bir kere...
Doğru tedavi nedir?
Stres de bu soruna davetiye çıkarır. Yorgunluk ve stres işin içine girince sivilceler azabiliyor. Şunun altını çizelim ki sivilcenin yemekle bir ilişkisi yok. Diyet yapayım, yağlı besinleri keseyim diye yemekten kısmanızın bir anlamı yok. En önemlisi doğru sivilce tedavisi. Bir kere bu olaya "Dönemseldir, geçer." diye bakmayın. Sivilce bir hastalıktır. Onu böyle adlandırın ve tedavisine de o gözle yaklaşın. Şimdiye kadar sicilveyi dert edenlerin hikayelerini dinlediğimizde, hep yanlış yapılan uygulamalarla karşılaşıyoruz. Aslında sivilceler, kadınların yaşamında hep var olan bir sorun. Çocuklarına sağlıklı yaşam sunmak isteyen anneler de çocuklarının yüzünde o pütürleri gördükçe paniğe kapılıyolar.
Bu sorunu hayatınızdan tamamen uzaklaştırın
Peki sonuç almak için ne yapmalı? Doğru tedavi nedir? Öncelikle bitkisel çözümlere değinmek isterim; çünkü yan etkisiz olduğu için tercih edilmeli. Örneğin biz, sivilciler için doğal tedavide başarılı sonuçlar aldığımız bir ürün üzerinde çalıştık. Merak etmeyin, sivilce için bitkisel çözümler bulunuyor. Bu sorunun giderilmesi için kullanılan bitkisel yöntemlere son yıllarda ilgi daha büyük. Dış görünümün çok önem kazandığı bu çağda, insanlar daha kalıcı olan doğal yöntemlere ilgi gösteriyor. Size sivilceler ve sivilce lekeleri için üretilen, yüzde yüz saf bitki özlerinden oluşan bir uygulamadan söz etmek istiyorum.
Sivilcelerden kurtulmak!
Sonuç olarak, bu derdi yok etmek için de, tabiat ananın bizlere sunduğu çareler olduğunu unutmayalım. Sivilcelere çare olarak size söz ettiğimiz krem de bu yöntemlerle hazılandı. Bu bitkisel kremin uygulanması ise çok basit: Günde bir defa, sivilceli bölge ılık su ile yıkanıyor ve bitkisel krem, sivilceli yere parmak ucu ile yedirilerek sürülüyor. Bu krem, genelde akşam yatmadan önce uygulanıyor. Sabahleyin sivilceli bölge, limonlu ılık su ile yıkanıyor. Ancak bu kremin haricinde, haftada bir defa da bitkisel cilt maskesinin uygulanması gerekmekte. Isırgan otu ve kil içeren bu maske de sivilceli bölgeye uygulanıyor ve 15 dakika beklendikten sonra ılık suyla yıkanıyor. 3 aylık kullanım süresi sonunda sivilcelerde ve izlerinde yüzde 60 ile yüzde 100 oranlarında düzelmeler başlıyor.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı